|    YORUM YAZ   |       |    Favorilerinize ekleyin!
 
TARİHTE MACUNCULAR

Osmanlı döneminde ilaçların önemli bir kısmı macunlardı
DoÄŸanın ÅŸifalı otları, modern hekimlikte geçerlidir ve bir çok ilacın bileÅŸiminde bu bitkiler vardır. Fakat bunlardan kimisi çok zehirli, kimi dozunda kullanılmadığı zaman çok tehlikeli, kimi de kolay kolay ilaç haline getirilemeyecek kadar karmaşık yolları gerektirecek yapıdadır. Åžifalı otların bir kısmı “Sakıncalı” olarak bilinmekte ve kullanımında özen gösterilmektedir. Türkiye konumu itibariyle, zengin bir bitki çeÅŸitliliÄŸine sahip olmakla birlikte 10 binin üzerinde bitki türü bulunmaktadır. modern tıbbın ve ilaçların bu denli geliÅŸmiÅŸ olmasına raÄŸmen, bugün dünya nüfusunun çoÄŸunluÄŸu bitkisel ilaçlarla tedavi olmaktadır. Bu da bitkilerin önemli ilaç kaynakları olduÄŸunu göstermektedir. Sentetik ilaçların yerine bitkisel ilaçların kullanılmasında bir çok nedenler bulunmaktadır. Öncelikle maddi yönden bitkisel ilaçlar daha uygundur. Tabi ki hemen yakınında bulunan bitkiyi kullanmak eczanelere ve doktorlara ulaÅŸmaktan daha kolay olacaktır. Bunun yanında bitkisel ilaçların daha az yan etkilerinin olması ikinci tercih noktasıdır. Bir de bazı sentetik ilaçların her zaman bulunmaması da sorun oluÅŸturmaktadır.

Klasik Osmanlı döneminde de ilaçların önemli bir kısmı macunlardı. Tedavi edici bitkileri alınması kolay bir hale getiren macun ÅŸeklindeki ilaçlar aynı zamanda saklanması bakımından da çok uygundu. Evliya Çelebi’ye göre sadece İstanbul’da 200 macuncu dükkanı ve bu iÅŸle uÄŸraÅŸan 500 kiÅŸi vardı.

Osmanlı Devleti’nde saÄŸlığın korunması ve hastalığın tedavisi ile uÄŸraÅŸanlar geniÅŸ bir grup teÅŸkil ediyordu. Bunların başında tabip, cerrah ve göz hekimi yer alıyor, fıtıkçı, sınıkçı, çıkıkçı, berber, tımarcı gibi meslek sahipleri de kendi ihtisasları dahilinde saÄŸlık alanında hizmet veriyorlardı. Hastaya ilaç hazırlayıp vermek hekimin iÅŸi olmakla birlikte hastaların ihtiyaçları olan ilaçları hazırlayıp satan baÅŸka meslekler de vardı. Osmanlıların klasik döneminde attarlar ve zamanla ispençiyarlar eczacılık mesleÄŸini üstlenmiÅŸlerdi. Ayrıca ilaç hazırlayıp satanlardan macunlar, ÅŸerbetçiler, tutyacıların yanı sıra çiçek yaÄŸları, çiçek suları hazırlayıp satanlar da bulunuyordu.
Osmanlı’da tabip demek ilaç veren demekti. Tabibinin görev ve sorumluluklarının başında tedavi etmek yani ilaç vermek gelirdi. Tabip demek ilaç veren demekti. Bu durumu Osmanlıda uygulanan kanun ve nizamlarda yer alan tabibin görevleri arasında görebiliriz. Sultan 3. Ahmed’in 1729 yılındaki bir hükmünde tabibin görevi şöyle özetlenmekteydi: ‘Tabip Allah’ın kulları olan bütün insanlara deva aramak ve hizmet etmek için tıp bilgisinin çerçevesi içinde tıp kurallarına uygun olarak ve kazanılmış yatkınlıkla hastalara bakmak ve tedavi için ilaç vermekle görevlidir.

Bunun tersi durum tabibin görevini yerine getirmemesi, görevini kötüye kullanması veya sahte tabipliktir. Aksini yapanlar yani yanlış ve zararlı ilaçlar hazırlayıp hastalara zararları olanlar için sık sık fermanlar çıkarılıyor, kontrol altına alınmaları saÄŸlanmaya çalışılıyordu. 2. Selim’in 1573 yılında verdiÄŸi bir buyrukta: Tabip kehhal ve cerrahların para kazanmak için hastaların zehirlenmelerine ve ölümlerine sebep olan tıp hikmetine uymaz ilaçlar ve müshiller vererek hastaların canlarına ve mallarına zarar verdiklerine dikkat çekiyordu. Bu durumun İstanbul Kadısı tarafından kontrolü emrediyordu.

II. Selim’in Manisa Kadısı’na gönderdiÄŸi bir fermanda: Biz tabibiz diyerek bazı hastalara aykırı ilaçlar verip kimini helak eden, kimini helak derecesine getiren tabiplerin derhal kontrol edilerek iyi olanlardan ayrılması isteniyordu. Bunun gibi tabiple ilgili bütün hükümlerde, tedavide kullanılan ilaçların ve tedavi etmenin ‘ilaç etmek’le eÅŸ tutulduÄŸu görülüyor. Halkın tabiplerden ÅŸikayetini deÄŸerlendiren kadı ve hustesip gibi görünse de asıl kontrolü yapacak olan her zaman bir diÄŸer tabip olmuÅŸtur. İstanbul gibi devletin merkezinde kontrolleri yani imtihanları hekimbaşının organizasyonunda ve baÅŸkanlığında hekimler yapardı.

Diğer şehirlerde tabipler o şehrin darüşşifa hekimleri özel olarak seçilmiş ve atanmış hekimlerdi. Darüşşifa olmayan daha küçük yerleşimlerde o yerdeki askeri teşkilatın hekimi şikayet edilen tabibin intihanını yapardı. Bu imtihanlar zaman zaman gelen imtihanlar halinde olurdu ve sonucunda tabipler şarlatanlardan ayrılır, sonra da tabipler bilgisine göre gruplandırılırdı. Bu gruplandırma tabibin verebileceği ilaçla ayrılırdı.

1573 yılında Sultan II. Selim Hekimbaşı Garsüddin-zade Muhyiddin’i tabiplerin imtihanı için görevlendirilirken yazılan fermanda ‘Tabipleri kendin bizzat görüp sanatlarında imtihan edilip hallerine göre kadir oldukları kimselere ilaç verenler…’ diyordu. Yine baÅŸka bir fermanında da özellikle ‘tabipler kudretlerine göre ilaç vermeleri kendi konuları dışındaki hastalıkları tedavi etmemeleri ÅŸartı ile ruhsat veriliyordu.

Aktarlar
Osmanlıda ilaçla uÄŸraÅŸan bir diÄŸer meslek attarlık veya bugünkü deyimiyle aktarlıktı. Aktarlar ilaç hammaddeleri olan otlar, kökler veya madensel maddeleri tanıyan ve onun ticaretini yapan kimselerdi. Onların ilaçhazırlamaları ve hastaya vermeleri yetkileri yoktu ama zaman zaman bunu da yaparlardı. Esas iÅŸleri ilaç hammaddesi alıp satmaktı. Bu bitkiler aynı zamanda ilaç olarak da kullanılırdı. Aktarların kontrolü ve düzen altında tutulması için de emirler ve kanunlar vardı. 16. yüzyıldaki ihtisap kanunlarında aktarlar hakkında bilgiler de yer alır. Edirne İhtisap Kanunu’nda ‘Karabiberin vukiyesini yirmi bir buçuk kuruÅŸa mal edip yirmi dörde satabilecekleri fakat halkın daima ihtiyaçları olan maddelerden kızıl boya, kara boya, ÅŸap, kimyon ve ÅŸekerin ancak on kuruÅŸu on bir kuruÅŸ olarak satmaları’ emredilmiÅŸti Bursa İhtisap Kanunnamesi’nde de aktarların safranı susam yağı ile yaÄŸlayarak sattıkları, bunun için uralın yüz dirheme beÅŸ dirhem yaÄŸ koymak olduÄŸu, bu kuralın dışına çıkılmasının yasaklandığı belirtilmektedir.

Aktarların şeker satarken teraziye üç kat kağıttan fazla kağıt koymaları ve kelle şeker diye toz şeker vermeleri yasaklanmıştı. Şekeri özellikle onda bir kar koyarak satılması kuralını katiyetle bildiriyorlardı. Aktarlar tibbi bitkilerden çok şeker ve kahveden kar ettikleri için kahve ve şekerde tekele gidiyorlar ve bu konuda büyük tartışmalar çıkıyordu.

1512 yılında 1. Selim Kanunnamesi’nde de: ‘Attarlar dahi gözlene, safranları yaÄŸlı olmaya, bir baÅŸ ÅŸekere üç kağıttan ziyade nesne sarmayalar, her ne meta satarlarsa onun on birden satmayalar.’ diye yazılmıştır.

Macunlar:
Klasik Osmanlı döneminde ilaçların önemli bir kısmı macunlardır. Tedavi edici bitkilerin alınması kolay bir hale getiren macunların saklanması da oldukça kolaydı. Evliya Çelebi’ye göre sadece İstanbul’da 200 macuncu dükkanı ve bu iÅŸle uÄŸraÅŸan 500 kiÅŸi vardı. Macunlar müstahzarat haline gelmiÅŸ etkisi belli ve hakın çok kullandığı macunları özel olarak hazırlar ve satarlardı.

Beladır Macunu:
Felç, inme, tutulma gibi hastalıklarda çok kullanılan ve özellikle balgamı mizaçlı insanların çok talep ettiği bir macundur. Akırkarha, çörek otu, fülfül, eğir, kasnı, hardal, defne yemişi gibi otlardan bal ile kaynatılarak hazırlanan bir macundu.

Feylesoflar Macunu:
Sindirime yardım eden, iştahı açan, balgamı kesen ve diş diplerini kuvvetlendiren özelliklere sahip macundu ve çok satılıyordu. Zencefil, tarçın, ziravent, salep, köknar ağacı meyvesi, raziyane, hindistan cevizi, kızıl üzüm gibi bitkilerin dövülüp elenip, toplam ağırlğının iki misli bal ile macun haline getirilmesi ile oluşurdu. Macunların ayrıca kendilerine has bazı hastalıklar için özel türleri vardı. Cinsel gücü artırıcı macunlar çok hazırlanıyor ve çok satılıyordu. Macunlar ufak kavanozlarda veya tabaklarda satılıyordu.

Åžerbetler:
Åžerbetçiler de ilaç olarak hazırladıkları ÅŸerbetleri talep edenlere satarlardı. ‘Esnaf-ı meÅŸrubat-ı devacılar’ olarak da tanınan bu meslekte uÄŸraÅŸanların dükkanları daha çok Beyazıd’da idi. Åžerbetçiler mevsimine göre ÅŸerbetlerd hazırlarlardı.

En çok talep edilen şerbetler şunlardı:

Gül Şerbeti:
Ateşlenmeler dolayısıyla meydana gelen harareti, susuzluğu azaltmak mide hararetini yok etmesi sebebiyle kullanılırdı.

Demirhindi Åžerbeti:
Mısır’dan, Hindistan’dan getirilen demirhindi meyvesinin ÅŸurubu, harareti teskin etmeis, sususuzluÄŸu kesmesi özellikle sıtmalıları rahatlatması sebebiyle çok satılırdı. Sıcaktan olan çarpıntıyı gidermesi safradan olan çıkarmayı ve kusmayı önlemesi ve ferahlatıcı olması sebebiyle hanımların devamlı talep ettikleri bir ÅŸerbetti.

Tiryaklar:
Osmanlı hekimleri hastalığı tedavi ederken öncelikle hastalığı bedenin kendi silahlarıyla kendi savunma mekanizmasıyla tedavi etmeye çalışırdı. Bunun için de vücudun bağışıklık sistemini harekete geçirmek ve kuvvetlendirmek için birçok ilaç hazırlamışlardı. Bu ilaçların başında tiryaklar gelirdi. Hastalanmadan önce veya hastalandıktan sonra vücudun bağışıklığını artırmak veya akrep, yılan sokması gibi zehirlenmelerde etkili olmasıdır. Osmanlı hekimleri tiryaklara çok önem verirlerdi. Kendi hazırladıkları veya belli formüle göre hazırlattıkları tirkaykalır çok yüksek fiyatla satarlardı.

Mesir Macunu:
Mesur macunu da bir çeÅŸit tiryaktı. Özellikle baharda alınması tavsiye edilen ‘mesir macunu’ için İbn-i Åžerif de kitabında ‘Bahar faslında ÅŸol maddeler kim kışın bedende irkülüb cem olmuÅŸtur yaz hararetiyle eriyüb yayılmazdan önce gidermek gerek. diyerek baharın baÅŸlamasıyla mesir macununu yiyerek vücuda bağışıklık kazandırmak gerektiÄŸini söyler.

Tiryak-ı Faruk:
Tiryak-ı Faruk hem tedavisi zor olan birçok hastalığın tedavisinde, hem de zehirli yılan ve böcek sokmalarında etkilidir. Bu ilacın formülünde yılan etinin de yer aldığı kırktan fazla etkili madde vardır. İçine giren maddelerin dozları ve hazırlanışı çok önemlidir ve hekimlerin çok özelnli imali ile elde edilir. Tıp kitaplarında da bu formüller hazırlanışı içine giren terkipler ve ilacın ömrü geniş bir şekilde ve detaylı olarak verilmiştir. Bu hazırlanan terkip altı ay sonra kullanılmaya başlarır ve bekledikçe kıymetlenirdi. Bu tiryakın hazırlanması zor ve pahalı olduğundan etkili ve daha az maddeden hazırlanan terkipler daha çok kullanılırdı.

Tiryak-ı Semaniye ve Tiryak-ı Erbaa:
Vücudun bağışıklığını artıran ve zehirlenmelerde etkili olan bu iki tiryakta dört madde: defne tohumu, centiyane, mürr, ziravent yer alıyordu. Bu maddeler döğülüp elekten geçirilip kef’i alınmış balla karıştırılıyordu.

DiÄŸer tiryaklar:
Ayrıca çok satılan tiryaklardan olan ‘BerÅŸ tiryakları’ da hastalıktan koruyucu ve tedavi edici olarak talep ediliyordu. Bu formüllerin esas maddesi ‘afyon’ olup bazen fülfül, safran, akırkaha, ferfiyun gibi dört madde ile bazen de yirmiden fazla madde ile hazırlanırdı. Zehirlenmelerde çok etkili olduÄŸu belirtilen ‘Tiryaku’t Tin’ de çok taleh edilirdi.

Tutyacılar:
Halkın kullandığı ilaçların bir kısmı da göz için kullanılan ilaçlardı. Tutyacılar özellikle göz ilaçları hazırlar ve satarlardı. Gözü koruyucu, görmeyi artırıcı olduğuna inanılan bir çeşit sürmeler, korut tutyası, çiçek tutyası oranan ilaçlardandı. Özel olarak hazırlanan sürmeler ve tutyalar kutular içinde tutyacılar tarafından satılırdı.


 
   |    YORUM YAZ   |       |    Favorilerinize ekleyin!
Bu yazı Perşembe, 14 Ocak 2010, 18:42 tarihinde KUVVET MACUNLARI kategorisi altında yayımlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.